içinde ,

Kahve Molası

Kahveler günün 24 saati soluk alır, soluk verir.
Çünkü onlar da canlı varlıklar gibi doğar,
büyür, sevdalanır, mutlu-mutsuz günler geçirir ve ölürler…

​​Bu bir kahve yazısıdır. Kahveler, edebiyatçıların olduğu kadar, bizlerin ikinci kişiliğidir. Kahvelerle birlikte bizlerin ikinci çoğul kişiliğine, bu alemin tarihi, etnografik ve edebi sonsuzluğuna değineceğim. Buradaki amacım, simgelerimizi yıkmak değil, simgelerimize nasıl baktığımızı görebilmek, gündelik yaşantımızdan da yola çıkarak kendimize ayna tutmak. Başkalarının sarıldığı, kutsallaştırdığı, değer verdiği simgelere kesinlikle saldırmak değildir. Tabularımızı yıkmak hiç değil; neyi, kimi, nasıl tabulaştırdığımızı anlayabilmek. Çünkü kutuplaşmadan  kurtulmanın yolu,kendimize, savunduğumuz değerlere farklı gözlerle bakabilmekten geçiyor. Gündüz Vassaf bey, kitaplarını yazarken hep bu dili kullanmıştır. Devamına, ise kahveler kitabından şunu eklemek istiyorum;
Çünkü, biz kendi ruhumuzu incelemeye bakıyoruz. Hepimiz birçok kitap okuyoruz. Onlardan bir çoğu bize güzel görünüyor. Sonra, bizi etkileyen o kitapların konusunda birer yapıt yaratmak istiyoruz. Yazdığımız şeylerin kimisi, aynı bilgilerle dolu olduğumuzdan, birbirine benziyor. Ama bu benzerlik aynı bilgi düzeyinde olduğumuzdan, kimi zaman aynı konuya, aynı açıdan baktığımızdan geliyor. Buraya bir​çok pencere bıraktıktan sonra asıl konumuza dönelim. Gelin görün ki, pencere açmak mı? Yoksa duvar mı örmek mi? Tüm mesele bu bence.

20 Ekim 2017 tarihinde Pera Müzesi- Kahve Molası sergisi gezisinden bir kesit.  Müze sanal turuna burdan ziyaret edebilirsiniz.​

Dokuzuncu yüzyılda, Habeşistan’da (Etiyopya) başlıyor. Yaygın bir söylenceye göre, Kaldi adında bir çoban, keçilerinin bazı yemişleri yedikten sonra sonra neşelenip canlandığını görmüş. Yemişleri alıp yakındaki sufi dergahına götürmüş ve gördüklerini anlatmış. Kesişlerden biri “Günah!” diyerek yemişleri ateşe atmış. Çıkan aroma  öyle iştah açıcıymış ki  keşişler külleri eşeleyerek kavrulan çekirdekleri geri çıkarmış; bu çekirdekler sadece lezzetiyle değil, uyarıcı etkisiyle de uzun ibadet gecelerinin baş tacı olmuştur.
 1671 yılında Baneseus’un metinlerinde rastlarız buna, uzun yıllar çiğnenerek veya kırılıp yağla kırıştırılarak yenen kahve çekirdekleri suya değince, bildiğimiz  kahve, o diyarlaraki adıyla “qahhwat al-bun (kahve şarabı) sosyal hayatımıza arz-ı endam etmiştir. Yerinde durmayan kahve, Yemen’den Mekke ve Medine’ye, ordan Kahire, Şam, Bağdat ve nihayet 15. yüzyılda İstanbul’a doğru yola çıkmıştır.

Kahve, İstanbul’a 1543 yılında Kanuni Sultan Süleyman zamanında gemilerle getirilir. Fransa’ya (Marsilya’ya) 1653 yılında girer ama  1669 yılında kullanılmaya başlar. O yıl Paris’lileri  kahveye alıştıran Türk elçisi Süleyman Ağa olur. Sonra kahveyi, Viyana kabul eder ve ordan da bütün orta Avrupa’ya yayılır.


İstanbul’da kahveler çok çabuk yayılır. Evliya Çelebi 1630 yılında İstanbul’u adım adım dolaşırken şehirde 55 kahve ve bu kahvelerde 100 ocakbaşı ve çırak olduğunu yazmıştır. II.Selim ve III.Murat döneminde kahve sayısı 600 yüzü geçer.
  Gelin görün ki, halkın kahvelere akın etmesi imamları, müezzinleri ve sofuları çileden çıkarır. Bunlar: <<Halk kahvelere alıştı, mescitlere kimse gelmez oldu>> demeye başlar. Din bilginleri bile:  <<Kahveler kötülük ocağıdır, meyhaneye gitmek oraya gitmekten iyidir.>>  derler.
Bunların kopardığı patırtı o kadar yaygınlaşır ki Şeyhülislam Ebussuut Efendi bile -Kur’an’da kahveyle ilgili tek sözcük olmadığı halde- kömürleşme derecesinde kavrulan her şeyin yasak olduğu üzerine fetva verir ve kahve çuvallarını deldirip denize attırır.
Bu fetvayı padişah ilkin evetlememiş olsa bile, nihayetinde III.Murat zamanında kahveler kapatılır, dahası, kahve içmek yasaklanır. 1592 yılında tekrar serbest bırakılsa bile IV.Murat  1634 yılında bütün Osmanlı İmparatorluğu  ülkesinde kahvelerin kapatılmasını buyurur ve kahve içmesini de yasaklar.  Hatta padişah İstanbul dışındaki şehirlerde de bu yasağın büyük önem verir. Edirne’de yasağı dinlemeyen kahvecileri gözünü kırpmadan astırır.
O zamanlarda, kahve duvarları da levhalar, resimlerle süslüdür. Edirne’de en çok rastlanan bir levha ise şudur;


“Gönül ne kahve ister, ne kahvehane
Gönül ahbap ister, kahve bahan


Hükümlü gecelerinden sonra kahve, I.İbrahim zamanında kahveler yeniden açılır.  Kahve ticaretine büyük önem verilir ve yeniden vergilenir. 1687 yılında hazinenin açığını kapatmak ve içki yasağından oluşan bu kaybı önlemek için, tütünden ilk  vergi alınmaya başlanır. Birkaç yıl sonra da kahve yeniden vergilenerek, İstanbul’a bağlı gümrüklere çıkaranlardan okka başına 8 akçe, Hristiyanlar ise 10 akçe öderler


1697 yılında ise yeni bir vergi daha bulunur. Gümrükten geçen kahvelerin bir özel bir yerde depo edilmesi zorunluluğu getirilerek, okka başına 5 akçe daha alınır. İstanbul gümrüklerine çok daha kahve getirilmesinin yolu aranır. Kahve ticaretinin Mısır Eyaleti’ne kayması ve vergi yitiminin olmasının önü kesilmiş olsa da, gelin görün ki yabancılar, büyük paralar ödeyerek doğrudan doğruya Yemen’den kahve kaldırmaya başlarlar. İstanbul’da kahvenin pahalanmasına neden olur.

Böyle bir yolculuktan sonra, tazminatla birlikte bir takım alışkanlıklarımızda değişir. Zamana kim meydan okuyabilir ki? Viyana ve Paris usülü, duvarları aynalarla süslü, sandalye ve masalı kahveler açılır ve bugün o kadar zevkle  dinlediğimiz “Katibim” türküsünde kolalı gömleği ve stresiyle alay edilen İstanbul beyleri, bu mekanda toplanır. Sultan Aziz zamanında birdenbire yayılan gazete zevki yüzünden bu kahvelerin bir kısmı kıratahane ismini almaya başlayacaklardır.

 Burada,​ elbette günümüz kahvelerini savunmuyorum,  İlk kuruldukları zamandan bugüne​​ tamamen özelliğini yitiren kahveler, çay-kahve içilen, şans oyunları oynan, boş zaman geçilen yerler olsa da, bir zamanlar anadolu irfanın, geleneksel ürünlerin yer aldığını ne yazık ki yeni kuşaklar bilemeyecektir.. Bu arada bir ara verip, farklı yöntemlerle hazırlanan kahve çeşitlerini ayraç niyetine kahve molası olarak bırakıyorum; (pişirme yöntemlerinden de anlayacağımız üzere Acemler ve Türkler uzun bir süre kahveyi şekersiz ve sütsüz içecektir.)

kahve kantatı.jpg  Ünlü Besteci Johann Sebastian Bach, Kahve Kantatı eserini 1734 yılında besteleyip, opera oyunu sahneye koyacaktır. Bir gösterindeki dekora; Sahnedeki oturma grubu​

Yandan çarklı: Şekersiz pişirilir.
Devebatmaz: Bol köpüklü ve şekerli pişirilir.
Okkalı: Bol kahve ile yapılıp fincanla ikram edilir
Kül kahvesi: (Kül kedisi olur da kül kahvesi olmaz mı?) Bilinen en eski kahve pişirme yöntemidir; mangalda, hafif ateşli külde hazırlanır.
Kum kapı: Kahve kuvars kumu içine yerleştirilen fincanlarda ağır ağır pişirilir.
Mırra: Güneydoğuya has bu çok acı ve  koyu kahve, göğümden göğüme aktarılarak uzun süre pişirilir.
Süvari kahvesi: Ege bölgesi kahvenin özelliği, ince belli çay bardağına konularak sade ve az köpüklü ikram edilmesidir.
Cilveli kahve: Manisa’ya özgü bu pişirme yönteminde, gelinlik kızlar kahveye çifte kavrulup öğütülmüş bol badem dökerek görücülerine ikram ederler

Dibek kahve: Kahve çekirdekleri öğütülerek değil, dibekte dövülerek hazırlanır.


   ​Sait Faik, 1948 yılında kahveleri gezecektir ve 14 Ağustos 1948  Yedigün dergisine “Kıraathaneler” başlığı ile şu notları düşecektir;
 … Halbuki kahvehane, dahası kıraathane kadar adamı adam eden yerlerden birisi de üniversitedir. Kıraathaneye gitmemiş bir üniversitelinin tahsilini yarım sayarım… Bir balıkçı oltasının düğümlerini atmayı hiçbir memlekette tahsil edemezsiniz. Ama bir balıkçı kahvesinde kocaman, nasırlı bir balıkçı eli size bunu iki dakikada öğretir. Bir balıkçı düğümü atmanın o kadar mühüm bir şey olmadığını sananlara acırım. Hayat insanı yazıcılıktan balıkçılığa, balıkçılıktan yazıcılığa götürdüğü zamanlar manasını alır…
Severim kıraathaneleri! Bir ihtiyar gözlüğünü takmıştır. Ötekisi elinden bir türlü gazeteyi bırakmayana içerlemektedir. İki yaşlı başlı adam çocuklar gibi olmuş domino oynamaktadırlar. Üç kişi hiç aklınıza gelmeyen bir siyasi düşüncededir. Bir küçücük, sizin dikkatinizi çekmeyen haberlerden neler de neler çıkarılır yarabbi! Sonra birdenbire hiç ummadığınız birinin karaborsayı nasıl ortadan kaldıracağını anlatışına dalarsanız. Fikirleri önce size gülünç gelir. Sonra: Hani hiç de yanlış değil, dersiniz…
Sait Faik kahveleri soyut bir dille, insan kovanından anlatmış çünkü o insanı ve insan kalbini sevmiştir. Bu yazıdan 8 yıl önce “Yağmurlu Hava” yazısıyla hodri meydan diyerek bu duyguları saklamamıştır; dünyayı güzellik kurtaracak demiştir.

Han Kahvesi-​ Bedri Rahmi Eyüboğlu

Evet şimdi Tophane’deyiz. Beş Şehir kitabında deniz kenarındaki o güzelim Tophane kahvesinin, Tepebaşı taraflarında ecnebiler tarafından gravürlerinin yapıldığını söyler. Üniversite zamanımda, Modern Sanatlar Müzesi’ne giderken burada bulunan kahvehaneler ve nargilecilerin arasından geçerdim. Şimdi o günler birden canlandı. Bugünkü komşusu Galata Port olacaktır. Müze Bedri Rahmi Eyüpoğlu’nun resimlerini görme fırsatım olmuştur. Sonra baktım ki yazarın; resamın, ilham ve esin kaynağından birisi de kahvehelermiş. Han Kahvesi, Kırmızı Kahve, Karabaş Kahvesi, Muradiye’de Kahve, Ağaçlı Kahve… gibi bir çok yapıt bırakmıştır.​ 1900-1950 yıllarında Bedri Rahmi, Tophane semtini arşın arşın bucak bucak gezecektir ve burayı mesken eyleyecektir.

Müzeden, çıkıp Karaköy Yüksekkaldırım’a doğru 1802 yılındaki çehre ile yürümeye başlarsak  (eski bir tiyatromuz olan Hayal perdesini canlandırırsak) etrafımızın Baloz ve Harabathane ile çevrili olduğunu göreceksiniz. (İstanbul Ansiklopedisi Balozları şöyle tarif eder;  İstanbul’un ilk barlarıdır. Hemen hepsi Karaköy ve Tophane arasında olduğunu yazar) 


Yüksekkaldırım’da bir kahveye dalıp, mola verelim. Resimleri kahvelere ilham olan yazar da böyle yapmış ve burada yaşadıklarını  Kiraz Ayı kitabı ile okuyucularıyla paylaşacaktır;
 Önümdeki masada oturan gençler mecmualarımız hakkında hararetli bir münakaşaya dalmışlardı. Kulak misafiri oldum.
Buradaki diyologlardan, kültür mecmualarımızın mukadderetını yalnız iktisadi bakımdan gören delikanlı, tünelin hikayesini anlattı:
-Bundan kaç sene evvel Yüksekkaldırım’da ihtiyar bir adam peyda olmuş, bu adam sabahtan akşama kadar Yüksekkaldırım’ın başında durur, elindeki deftere kaldırımdan inip çıkanları işaret edermiş. Birkaç ay bu ihtiyar işi görmüş, ve nihayet İstanbul’dan Beyoğlu’na ve Beyoğlu’ndan  İstanbul’a gidip gelenler arasında bugünkü tünelin daimi müşterisi kesilenleri hesaplamış, tünel bu adamın yaptığı istatiğe dayanarak açılmış. Ve zannederim masrafını çıkarıp kara başlayalı da çok oldu.
O zamana kadar söze karışmayan bir delikanlı, bu tünel hikayesini dikkatle dinledikten sonra:
-Güzel ama dostum, dedi, tünelin bugünkü vaziyetini Yüksekkaldırım’dan inip çıkanlara değil, doğrudan doğruya Yüksekkaldırım’ı vücuda getiren yokuşa borçlu olduğunu unutuyorsun. KÜLTÜR DE bir yokuştur dostum!
 Kültür mecmualarımızın da tünel kadar işe yarayabilmeleri için yanıbaşlarında böyle bir yokuşun dikili durması lazım. Güçlük, bu yokuştan inip çıkanları saymakta değil, O KÜLTÜR yokuşunu kurmakta.
Delikanlının bu sözleri o kadar hoşuma gitti ki, az kalsın gidip boynuna sarılacaktım.
Osmanlı devletinde, kahveler yazarları, şairleri, halk ozanlarını, sanatçıları, toplumun her kesimini bir araya getirdi. Bunlarden en önemlisi, beni en çok etkileyenleri,  Çınaraltı, Küllük, İkbal ve Direklerarası Fevziye  gibi bir çok kahveler yer almaktadır. Bunların hepsi yenileşen şehrin kalabalığına dayananamışlardır. Çünkü büyük kalplerdi bu mekanlar, büyük kalplerin bir özelliği de zayıf olmasıdır. Sadece günümüzde Pierre Loti Kahvesi şehre ve bizlere bakmaktadır. (ilk ismi Ragıp Ağa kahvehanesidir)
Bunlardan sonra,  Direklerarası arkasındaki, Semai kahveler, Çalgılı kahveler (genelde ut çalar), Yeniçeri, Denizci, Tulumbacı kahvesi, Uşaklar kahvesi (uşak arayanlar), Esrar kahvesi (Süleymaniye Tiryakiler çarşısı, Tophane ve Küçük Longa gibi bir çok yerde a olan bu kahvelere Neyzen Fikret bulaşmıştır. Kurtulmasını da bayrağımıza borçlu olduğunu belirtecektir) , Koç kahvesi, kır kahvesi, imaret kahvehanesi, yalancı tanık kahveleri, gibi bir çok kahve de mevcuttur.

Beş Şehir’ de buna değinilir, 1826’dan sonra şeyhülislamlık dairesi olan Ağakapısı’nın -Süleymaniye’nin arkasındaydı-etrafındaki kahvelerde ufak bir para mukabilinde hizmete hazır yalancı şahitler toplandığını belirtir. Kendilerinin kahvelerde tanınabilmeleri için büyük tiryaki fincanlarının altına iplik yapıştırdığı söylenir. Bu kitabı okudaktan sonra böyle bir şey olabilir mi diye  araştırma sonrasında, Yalancı Tanıklar Kıraathanesi kitabında şu hikayeye yer verecektir;

Adliye’nin yakınında yer alan, boşanmalar borç-alacak ilişkileri için yalancı şahide ihtiyacı olanların ihtiyaçlarını karşılayan kahveler varmış.
Yalancı şahide ihtiyacı olan biri girmiş kahveye. Adamın biri sokulmuş:
-Yardımcı olabilir miyim, nedir sorun?
-Bir alacak davası.
-O namussuz herif, paranızı vermedi hâlâ değil mi?
-Ben borçluyum arkadaş. parayı benden istiyorlar.
Yalancı şahit kükremiş:
-Kaç kez vereceksiniz beyefendiciğim, kaç kez vereceksiniz?Gelelim, Direklerarası dediğimiz hususa, 1826 yılında Yeniçeri ocaklarının kapatılmasının ardından Yeniçeri kahveleri şehrin insanlarına dinlenme yerleri olarak kalır.Direklerarası, Kalenderhane cami önünden başlar. Şehzadebaşı cami karşısındaki eski “Eski Odalar” adı verilen Yeniçeri kışlası, Onaltımartşehitleri ve Dedeefendi caddesi kalan bölümdür.Günümüzde saraçhane parkı bölgesidir. Buraya direklerarası denmesinin sebebi,  yolun iki tarafınında taş direklere dayanan kemerler bulunmasıdır.Direklerin arası altı metre olmasıdır. Burada yer alan bir çok kahvelerde ve açık alanlarda insanlar, kitap okuma, gazel okumaları, tasavvuf, meddah, gölge, hacivat ve karagöz gösterileri, Ferrah Tiyatosu, Osmanlı tiyatrosu gibi müzikal ve bir çok eğlencelere ev sahipliği yapmış olmasıdır.
1870 yılında, bu caddenin tıkabasa dolu olduğu bilinmektedir. Burada Fevziye kahvesi ve Darüttalim kahvesi en meşhur olan yerlerdir.Gençlik yıllarında Ahmet Hamdi Tanpınar, Darüttalim kahvesine özel bir tutkunluğu vardır. Saatleri Ayarlama Enstitüsü romanın karakterleri çoğunlukla bu kahveden çıkmıştır. Kendisi bu kahveyi şöyle anlatır; Buradaki küçük topluluklara ayrılmış olmalarına karşın hemen hepsi yine beraber yaşar gibiydiler. Herkes bir kez rastgeldiğiyle esrtesi gün senli benli olurdu. Hiç kimsenin öbüründen saklı bir sırrı yoktu.  Kirli yada temiz bütün çamaşırlar ortadaydı. Herkes onları istediği gibi evirip, çevirir, koklar, münasip bulduğunu etrafına önemle gösterirdi.​ 
Direklerarası bölgesindeki Letafet  apartmanı da günümüz tiyatrocu, oyuncu, sanatcılar ve yönetmenler yetiştirecek olan İstanbul Şehir Tiyatroları’nın (Darulbedayi- Güzellikler evi) temelleri atılacaktır. Direklerarası yol genişlemesi ve tramvay hattının geçmesiyle yok olacaktır. Sadece günümüzde hala Direklerarası tiyatro ödülleri verilmektedir.  Buradaki juri ise bizleriz, doktor, bankacı, yazılımcı… olacaktır.

  Tiyatro dedik, Tasa​vvuf gösterimlerinde, gazellerinde genellikle yeşil ışık yanar. Bunlar karagöz tasvirlerin <<hayal>>  ya da <<gölge>> kişiliği vermeye, böylece onları resim gibi günah sayılmaktan kurtarmaya yarar.  Yeri gelmişken  Türk Kahvesi ​Kültürü ve Araştırmaları Derneği  “Kahvelerin Yolculuğu”  adlı gölge oyununu burdan izleyebilirsiniz. Kendi sitelerinde aylık olarak yayınlanan bültenlerde bu bilgilerinizin üstüne ekleyebilirsiniz.

​ Karagöz- Hacivat kukla oyunları sadece çocuklar için değildir. Hangi kahveyi incelesem yaratıcısı olan Mehmet Çelebi beyin izi bulunmaktadır. (Evliya Çelebi onun 300 çeşit taklit yaptığını ve 15 saatten fazla karagöz oynattığını yazacaktır günlüğüne)Bu gösterilerde hep masal anlatılmaz, bazen hayat anlatılır; hayat. Çünkü bazı masallar insanları uyandırmak içindir. İşte bunun en bariz örneği;
1912 yılında konağın inşaatına başlanmıştır. Habib bey,  Osmanlı bankasından alacağı kredi ile Fatih, Cerrahpaşa sırtlarına Şato (Bulgur Palas) yapacaktır.  Devlet-i Aliyye 1914-1918 yılları arasında I. Dünya savaşı harbinde kırılırken Buraya bulgur stoklayıp, karaborsaya satacaktır.​ 10 Mart 1919 yılında yargılanıp, Malta’ ya sürgün edilecektir. Bundan sonrasını Karagöz’ den dinleyelim;


Bulgur Palas, Osmanlı Bankası’na kalacaktır.  İBB Kültür AŞ tarafından bununla ilgili önemli habere burdan  ulaşabilirsiniz.​1918 yılındaki Karagöz dergisinde, cevap bu şekil olacaktır.

Son sözü Salah Birsel hocama bırakıyorum, kahveniz, kitabınız, kediniz ve sevginizin daim olmasını diliyorum;
Kaldıysa tuhaflığı kalmıştır perdedeÇektiklerine gülünüyor hala memleketteZekası ki dolaşırdı üç beş dildeNe yapar çileli Hacivat şimdi mezarda

Kaynakça

Kahveler kitabı- Salah Birsel
Beş Şehir- Ahmet Hamdi Tanpınar​

Hikayecinin Kaderi- Sait Faik Abasıyanık

Kiraz Ayı- Bedri Rahmi Eyüboğlu

Yalancı Tanıklar Kırathanesi- Vedat Türkali

​#Tarih dergisi Eylül 2014, sayı:4 ve Nisan 2015, sayı:11   (Eski Ntv dergisi)

Çekirge- Karagöz Müzesi, Pera Müzesi, Modern Sanatlar, Salt Galata ve Salt Beyoğlu.. (Görmek gerek, anlamak için)

Bildiri

Ne düşünüyorsun?

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir